Editörden “Sosyal çürüme kaygısı”

Türkiye’de sosyal çürüme var.
Bu cümleyi bir karamsarlık ifadesi olarak değil, ülkesini seven bir insanın kaygısı olarak kuruyorum. Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca ekonomik güç, yollar, binalar ve fabrikalar değildir. Bir ülkenin asıl gücü, insanların birbirine duyduğu güvendir.
Bugün bu güvenin ciddi biçimde zedelendiğini hissediyoruz.
Verilen sözün kolayca unutulduğu, emeğin karşılığını almanın zorlaştığı, hak etmeden elde edilen makamların başarı sayıldığı bir ortamda yaşıyoruz. Bir işi doğru yapmak yerine tanıdık bulmanın, sırada beklemek yerine ayrıcalık istemenin, yapılan hatayı kabul etmek yerine başkasını suçlamanın giderek olağanlaşması hepimizi etkiliyor.
Daha da önemlisi, yanlış davranışlar “Herkes böyle yapıyor” denilerek normalleştirildiğinde, dürüst davranan insan kendisini yalnız hissediyor.
Sosyal çürüme yalnızca büyük yolsuzluklarla ortaya çıkmaz. Çalışanın hakkını geciktirmekte, müşteriye eksik ya da yanıltıcı bilgi vermekte, kamu malını sahipsiz görmekte, liyakat yerine yakınlığı tercih etmekte de kendisini gösterir.
Trafikte başkasının hakkını hiçe saymakla bir makamda adaletsiz karar vermek elbette aynı ağırlıkta değildir. Ancak ikisinin arkasında ortak bir soru vardır:
“Benim çıkarım için başkasının hakkını çiğneyebilir miyim?”
Eğer bu soruya toplum olarak “evet” demeye başlarsak, sorun yalnızca bireysel davranış olmaktan çıkar; toplumsal bir probleme dönüşür.
Güven kaybolursa bedelini herkes öder
Güven kaybolduğunda bunun bedelini herkes öder.Sözleşmeler çoğalır ama verilen sözün değeri azalır. Denetimler artar ama vicdanın yerini tutamaz. İnsanlar birbirinden şüphe etmeye başladıkça birlikte iş yapmak, yatırım yapmak, üretmek ve geleceğe dair plan kurmak zorlaşır.
Bir ülkenin kalkınması için sermayeye, teknolojiye ve güçlü kurumlara elbette ihtiyaç vardır. Fakat bunların yanında dürüstlüğe, güvene ve adalet duygusuna da ihtiyaç vardır.
Çünkü ekonomik hayatın görünmeyen sermayesi güvendir.
Gençlere nasıl bir örnek bırakıyoruz?
Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konu, gençlerimize verdiğimiz örnektir.
Onlara “Çalış, dürüst ol, hakkını gözet, emeğinin karşılığını al” diyoruz. Ancak gençler, günlük hayatta bunun tersini yapanların zaman zaman daha hızlı ilerlediğini, kuralları ihlal edenlerin ödüllendirildiğini görürse söylediklerimizin inandırıcılığı zayıflıyor.
Gençlere yalnızca nasihat vermek yetmez. Onlara yaşayabilecekleri bir örnek de sunmak gerekir.
Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımız, bugün hangi davranışlara göz yumduğumuzla doğrudan ilgilidir.
İyilik hâlâ güçlü
Bütün bunları söylerken Türkiye’de her şeyin kötüye gittiğini söylemek doğru olmaz.
Bu ülkede vicdanıyla hareket eden, işini hakkıyla yapan, haksızlığa karşı duran, zor zamanda başkasının elinden tutan milyonlarca insan var.
Özellikle deprem günlerinde ortaya çıkan dayanışma, toplumumuzdaki iyilik duygusunun ne kadar güçlü olduğunu hepimize gösterdi. İnsanlar birbirine yardım etti, elindeki imkânı paylaşarak hiç tanımadığı insanların yaralarını sarmaya çalıştı.
Demek ki toplumsal dayanışma hâlâ güçlü.
Mesele, bu vicdanı yalnızca felaket günlerinde ortaya çıkarmamak. Aynı anlayışı gündelik hayatın içine taşıyabilmek.
Sırada beklerken, iş yaparken, alışverişte, trafikte, kamu hizmetinde, iş yerinde ve aile içinde aynı adalet duygusunu koruyabilmek.
Değişim önce kendimizden başlamalı
Bu nedenle değişimi yalnızca başkalarından bekleyemeyiz.
Devleti yöneten de şirket yöneten de işçi de esnaf da ailesini geçindirmek için çalışan insan da aynı temel değerlere sahip çıkmalı: Adalet, liyakat, doğruluk ve başkasının hakkına saygı.
Yanlışa kim yaparsa yapsın yanlış diyebilmeliyiz.
Kendi yakınımız söz konusu olduğunda da aynı ölçüyü koruyabilmeliyiz.
Çünkü toplumsal güven, büyük sözlerle değil, küçük ve günlük davranışlarla inşa edilir.
Bir insanın hakkını zamanında vermekle, verdiğimiz sözü tutmakla, işimizi hakkıyla yapmakla, torpil aramamakla, haksız bir ayrıcalığı reddetmekle başlar.
Türkiye’nin sosyal çürümeye teslim olmasını istemiyorum.
Bu ülkenin yeniden birbirine güvenen insanların ülkesi olmasını istiyorum.
Bunun yolu önce doğruyu konuşmaktan, ardından doğru davranmaktan geçiyor.
Belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken en basit soru şu:
“Ben bu toplumun güvenini artıranlardan mıyım, yoksa azaltanlardan mı?”
Cevap, yalnızca ülkenin geleceğini değil, kendi vicdanımızı da ilgilendiriyor.
Değişim başkasının kapısında başlamayacak.
Önce kendi kapımızın önünden, kendi işimizden ve kendi vicdanımızdan başlayacak.




